Bu akşam konuşup bir çare buluruz, aldırma!" dedi.
Halinden memnun ve kendinden emin görünüyordu. Demek artık
tanıdıklara yardım lüksünü bile yapacak hale gelmişti. Gıpta ettim.
Küçük, fakat şirin bir evde oturuyordu. Biraz çirkin, fakat
cana yakın bir karısı vardı. Hiç çekinmeden yanımda öpüştüler. Hamdi
beni yalnız bırakarak yıkanmaya gitti.
Beni karısına tanıtmadığı için, ne yapacağımı bilmeden, misafir
odasının ortasında dikilip kaldım. Karısı da kapının yanında duruyor ve
belli etmeden beni süzüyordu. Bir müddet düşündü. Galiba zihninden
"Buyurun, oturun!" demek geçti. Fakat sonra buna lüzum görmeyerek
yavaşça dışarı süzüldü.
Her zaman ihmalkâr olmayan, hatta bu gibi kaidelere fazlaca dikkat
eden ve hayattaki muvaffakiyetinin bir kısmını da bu dikkatine borçlu
olan Hamdi' nin beni böyle ortada bırakı-vermesinin sebebini
düşündüm. Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden
biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış- arkadaşlarına karşı
gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. Sonra, o zamana kadar "siz"
diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahbapça "sen" diyecek kadar
alçakgönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda
kesip rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta
çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak...
Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki, Hamdi'ye
lak saçlarını tarıyor, ötekiyle açık yakalı beyaz frenk gömleğinin
düğmelerini ilikliyordu.
"E, nasılsın bakalım, anlat!" diye sordu. "Hiç!... Söyledim ya!."
Bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal,
eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi
düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. Nedense, hayatta bir
müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini,
herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi
başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de
gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet
göstermek isteriz. Hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi:
"Yazı filan yazıyor musun?" dedi.
"Ara sıra... Şiir, hikâye!"
"Bir faydası oluyor mu bari?"
Gene güldüm. O "Bırak böyle şeyleri canım!" diyerek pratik hayatın
muvaffakiyetlerinden, edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından
sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti. Kendisine cevap
verilebileceğini, münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden,
küçük bir çocuğa nasihat verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki
muvaffakiyetinden aldığını tavırlarıyla göstermekten de hiç
çekinmiyordu. Yüzümde, pek ahmakça olduğunu adamakıllı
hissettiğim bir gülümseme ile hayran hayran ona bakıyor ve bu halimle
kendisine daha çok cesaret veriyordum.
"Yarın sabah bana uğra" diyordu. "Bakalım, bir şeyler düşünürüz. Sen
zeki çocuksundur, bilirim; pek çalışkan değildin ama, bunun
ehemmiyeti yok. Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir...
Unutma... Erkenden gel, beni gör!"
Bunları söylerken mektepte kendisinin de ileri gelen tembellerden
olduğunu tamamen unutmuşa benziyordu. Yahut da, bunu burada
yüzüne vuramayacağımdan emin olduğu için
pervazsızca konuşuyordu.
Yerinden kalkar gibi bir hareket yaptı, hemen doğruld

0 Yorumlar