sanki buralarda kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. Gözlerimi
yumarak ilerliyor ve ıslak havayı içime çekiyordum. Kafamdan söküp
attığım sual tekrar belirdi: Niçin buralara geldim?.. Rüzgâr dün
akşamkine pek benziyordu, belki biraz sonra kar da sepelemeye
başlayacaktı... Dün akşam buralarda başka bir adam, gözlükleri
buğulanarak, şapkası elinde ve göğsü
bağrı açık, koşar gibi yürüyordu... Rüzgâr kısa ve seyrek saçlarının
arasına giriyor, kim bilir nasıl tutuşan başına, dıştan bir serinlik
veriyordu. Bu başın içinde neler vardı? Bu baş, bu hasta, bu yaşlı
vücudu neden buralara sürüklemişti? Raif efendinin o karanlık ve
soğuk gecenin içinde nasıl yürüdüğünü, yüzünün nasıl bir şekil aldığını
tasavvur etmek istiyordum. Buraya neden geldiğimi şimdi anlamıştım:
Onu ve onun kafasının içinden geçenleri burada daha iyi göreceğimi
zannediyordum. Fakat işte ben, şapkamı uçurmak isteyen rüzgârdan,
uğuldayan ağaçlardan ve koşup giderken birçok şekillere giren
bulutlardan başka bir şey görmüyordum. Onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak demek değildi... Bunu zannetmek için pek saf
ve ancak benim kadar gafil olmak lazımdı.
Hızlı hızlı otele döndüm. Kahvenin gramofonu ve Suriyeli kadının
şarkısı kesilmişti. Arkadaşım yatağına uzanmış kitap okuyordu. Bana
yandan bir göz attı:
"Ne o, çapkınlıktan mı geliyorsun?" dedi.
İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle
kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya
karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta
en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve
karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve
insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en
kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir
peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast
geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla
öteye geçiveriyoruz?
Uzun zaman uyuyamadım. Raif efendi beyaz örtülü yatağında,
kızlarının genç vücutlarıyla karısının yorgun uzuvlarm
dan odaya yayılan havayı koklayarak, ateşler içinde yatıyordu. Gözleri
kapalıydı ve ruhu kim bilir nerelerde, nerelerde dolaşıyordu?..
Bu sefer Raif efendinin hastalığı biraz uzunca sürdü. Her zamanki gibi
basit bir soğukalgmlığma benzemiyordu. Nurettin beyin getirdiği
ihtiyar doktor, hardal lapası tavsiye etti ve öksürük ilacı yazdı. Ben iki
üç akşamda bir uğruyor ve her defasında onu biraz daha çökmüş
buluyordum. Fakat kendisi fazla telaş etmiyor ve hastalığına
ehemmiyet vermez görünüyordu. Belki de ev halkını telaşlandırmaktan
çekiniyordu. Mihriye hanımla Necla'nın halleri hakikaten insana endişe
verecek gibiydi. Senelerden beri iş yapmaktan düşünmeyi bile
unutmuşa benzeyen kadın, büyük bir şaşkınlık içinde hastanın odasına
girip çıkıyor, arkasına hardal lapası korken elinden havluları veya
tabağı düşürüyor, içeride veya dışarıda daima bir şey unutuyor ve hiç
durmadan aranıyordu. Çıplak ayaklarında eğril-miş topuksuz terlikler
ile dört tarafa koştuğunu hâlâ görüyor ve her rast geldikleri insana
imdat ister gibi takılıp kalan bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyorum.
Necla annesi kadar kendini kaybetmiş olmamakla beraber, büyük bir
üzüntü içindeydi. Son günlerde mektebe gitmiyor ve babasını
bekliyordu. Akşa-müzerleri hastayı yoklamaya geldiğim zaman
kızarmış ve şişmiş gözlerinden onun biraz evvel ağlamış olduğunu fark
ediyordum. Fakat bütün bunlar Raif efendiyi daha çok sıkıyor gibiydi.
Yalnız kaldığımız zamanlar bundan şikâyet etmiş, hatta bir kere:
"Yahu, ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?" diye söylenmişti.
"Ölsek ne olacak sanki... Onlara ne? Ben onlar için neyim?.." Sonra,
daha acı ve insafsız bir tavırla ilave etmişti:
"Ben onlar için hiçbir şey değilim... Hiçbir şey değildim... Senelerden
beri aynı evde beraber yaşadık... Bu adam kimdir diye merak
etmediler... Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar..."
"Aman Raif bey" dedim. "Bunlar ne biçim laflar... Gerçi biraz fazla
telaş ediyorlar, ama bunu böyle tefsir etmek doğru değil... Karınız ve
kızınız!"
"Evet, karım ve kızım... Ama işte o kadar..."
Başını öte tarafa çevirdi. Son sözlerinden bir şey anlamamış ve başka
bir şey sormaktan çekinmiştim.
Nurettin bey, ev halkını teskin etmek için bir dahiliye mütehassısı
getirdi. Bu adam uzun uzun muayeneden sonra hastalığın zatürree
olduğunu söyledi ve etrafındakilerin şaşkınlığını
görünce:
"Yok canım, o kadar mühim değil... Maşallah bünyesi mukavim, kalbi
de sağlam, atlatır. Yalnız dikkat etmek lazım... Üşütmeyin. Hatta
hastaneye kaldırsanız daha iyi olur!" dedi.
Mihriye hanım hastane lafını duyunca büsbütün kendini bıraktı.
Holdeki iskemlelerden birine çökerek avaz avaz ağlamaya başladı.
Nurettin bey de, haysiyetine dokunulmuş gibi yüzünü buruşturarak:
"Ne münasebet?" dedi. "Evinde herhalde hastaneden iyi bakılır!"
Doktor omuzlarını silkerek gitti.
Raif efendi evvela hastaneye gitmeyi istiyor, "Orada hiç olmazsa
kafamı dinlerim!" diyordu. Yalnız kalmak istediği her halinden
belliydi, fakat etrafındakilerin bunu ne kadar şiddetle reddettiklerini
görünce, o da sesini çıkarmaz oldu. Yüzünde ümitsiz bir tebessümle:
"Beni orada da rahat bırakmazlar ki!" diye mırıldandı.
Bir gün, hâlâ aklımdadır, bir cuma günü akşamı Raif efendinin
başucundaki iskemleye oturmuş, hiç konuşmadan, onun göğsü
hırıldayarak nefes alışını seyrediyordum. Odada başka kimse yoktu.
Yanı başındaki komodinin üzerinde, ilaç şişelerinin arasında duran
büyük bir cep saati odayı madeni bir sesle dolduruyordu. Hasta, çukura
kaçan gözlerini açarak:
"Bugün biraz iyiyim!" dedi.
"Elbette... Hep böyle devam edecek değil ya..."
O zaman, adeta müteessir bir edayla:
"Peki ama, bu daha ne kadar devam edecek?.." diye sordu.
Sualinin hakiki manasını anlamış ve dehşete düşmüştüm.
Sesindeki bıkkınlık onun ne kastettiğini gösteriyordu.
"Ne oluyorsunuz Raif bey?" dedim.

0 Yorumlar